19 Ocak 2017 Perşembe

Okumak için istemesi şart mı? (Zorla güzellik olur mu?)

                  
                  Aldous Huxley,  Cesur Yeni Dünya’sında toplum mühendisliğinin ürünü çocuklardan bahseder. Kuluçka merkezlerinde istenen niteliklerde üretilen bu çocuklar anne babaya sahip değildirler. Uykuda eğitim, şartlandırma vb birçok uygulamanın yanı sıra en önemli uygulama çocukları kitaptan korkutmak, kitaba düşman etmektir.
                  Günümüzde üzülerek görüyorum ki bu tip uygulamalara hiç gerek kalmamış. Öğrencilerim arasında severek kitap okuyan, okumayı alışkanlık haline getirmiş o kadar az çocuk var ki. Oysa Prof. Dr. Sedat Sever o muhteşem kitabı Çocuk ve Edebiyat ‘ta ne diyor:
                  “Okur, hayata yönelik deneyimlerini yalnızca kendi yaşadıklarıyla değil, okuduğu edebiyat yapıtlarıyla da oluşturur, bunlarla ruh dünyasını zenginleştirir. Yazınsal metinleri okudukça çıkarımlarımız, olayları ve onların olası etkilerini görmemize, anlamamıza yardım eder.”
                  Okumayı öğrendiği andan itibaren oğlum için istediğim en önemli, açık ara en önde gelen şey okuma alışkanlığı kazanması, eleştirel okur ve sonra da evrensel okur haline gelmesiydi. 20’li yaşlara geldiğinde kitaplığında ve aklında iyi seçilmiş bir okuma listesinin birikimini edinmiş olması benim için kazanılacak sınavlardan veya alınacak notlardan çok daha önemli oldu.
                  Bu yüzden iyi bir okur olması için gereken büyük uğraşı vermek anne olarak onun için yapabileceğim en verimli yatırımlardan biri oldu benim açımdan. Peki, bunu nasıl yaptım. 11 yaşında bir çocuk nasıl oldu da 1000 kitaplık bir kütüphane oluşturdu birkaç senede. 
                  Öncelikle ilk iş, her şeyden önce gelen, en önemli, hayati olan:
                  BİLGİSAYAR ve TELEVİZYONU HAYATINDAN ÇIKARTMAK!
                  Öyle yalancıktan değil ama. Gerçekten. Hafta sonu kaçamak yapmamacasına. Çocuklar uyuduktan sonra gizlice açılmamacasına. Televizyon ve bilgisayar hem çocukların hem de bizim hayatımızdan tamamıyla çıktı. Neredeyse 6 sene oluyor. Televizyonun haftalarca açılmadığı oluyor. Bilgisayar oyunu ise yüzyılın uyuşturucusu ve televizyonun yaptığından çok daha büyük bir zarar veriyor çocuklarımıza. Öğrencilerimin anne babalarından sürekli duyduğum şu sözler size hiç yabancı gelmeyecektir büyük olasılıkla: “Ama okulda tüm arkadaşları oynuyor, oynamazsa sosyal olarak dışlanıyor.” Bence bu başka bir yazı konusu olacak kadar önemli bir konu.
                  Televizyon ve bilgisayardan kurtulduktan sonra harekete geçtim.
                  Fakat beklediğimin aksine Batuhan kitap okumaya karşı tepkiliydi. Bu kadar meraklı, ilgili, belgesel izlemeyi çok seven, her daim soruları soru işaretleri olan bir çocuk nasıl olur da kitaplara bu kadar mesafeli olurdu. Onun da benim gibi ilk gördüğü anda kitaplara vurulacağını ve benden sürekli kitap isteyeceğini sanmıştım. Ne aptalmışım! Kitap onun için sadece okuldan ödev olarak verilen, mümkünse en kısa sürede savuşturulması gereken sıkıcı bir şeydi. En tatlı sesiyle  "Kitap alalım mı?" diyen annesine gözlerini pörtleterek, büyük bir şaşkınlıkla öyle bir bakışı vardı ki, o söylemeden anlardım: HAYIR!
                  Rol model olacağım ya, aldım elime kitapları onun görebileceği her anda kitabıma kapanıp, her yerde yanımda kitap taşıyıp, kitabın konusunun ne kadar ilginç ve heyecanlı olduğuna dair ipuçlarını her fırsatta oraya buraya saçıyorken fark ettim ki ne kadar uğraşsam nafile. Onun ilgisini çekemiyorum.
                  Belki de yeterince kitabı yok diye düşündüm. Ya da elindekileri sevmedi.  Evet sorunu bulmuştum. Hemen interneti açtım, beraberce ilgisini çekebilecek 10-15 kitap aldık. Bir o kadar da evde okunmamış vardı zaten. Kitapları büyük bir heyecanla bekledik, kargo gelince sevinçten havalara uçtuk, yeni aldığımız kitaplığa dizdik. O kadar.
                   Bu nokta dananın kuyruğunun koptuğu nokta işte. Artık tek düşündüğüm şey ne pahasına olursa olsun bu çocuk kitap okumaya alışacaktı. Alışmak! İşte büyülü kelime. Ne diyorlardı alışkanlık 21 günde oluşur. O zaman benim de bir şekilde ona 21 gün boyunca kitap okutmam gerekiyordu.

                   O kendini yerlere attı, ağladı, bağıdı okumamak için. Okumak zordu. Okumak sıkıcıydı. O bilgisayar oyunu oynamak, televizyon izlemek istiyordu. Bir yanda “Çocuk okumayı sevmeli, zorlamamalı,” diyenler, diğer yanda “Sevmeden okumaz, okumadan nasıl sevecek?” diyen aklım. Aklıma inandım, zorla güzellik olur dedim, ödül, havuç, konuşma, ikna etme işe yarayan ne varsa döktüm önüne ve sonunda başardım. Bir ayın sonunda ondan şu cümleyi duydum. “Kitap okumak çizgi film seyretmekten daha zevkliymiş.” Bu cümlenin üstünden tam 5 yıl geçti. Kütüphanesinde 1200 kitap birikti. Yeni kitaplara yer açmak için bin kitabını Akademi’nin kütüphanesine bağışladı. Şimdi Akademi’ye gelen öğrencilerimizin küçük ellerinde Batuhan’ın kitapları.

19 Şubat 2016 Cuma

Üstün zekalı kız çocuklar




Üstün zekalı kız çocukların diğer kızlardan ne farkı vardır?

Tüm kız çocuklar gelişimleri için sevgi ve desteğe ihtiyaç duyarlar. Üstün zekalı kızlar ise, üstün zekalı olmaları toplum tarafından değerli görülmediğinden dolayı desteğe ihtiyaç duyarlar. Bir  erkek çocukta görüldüğünde ödüllendirilen davranışlar, yetenekli bir kız çocuğunda görüldüğünde agresif, erkeksi, zorlayıcı veya kaba olarak nitelendirilebilir.

Ne yazık ki bu cinsiyet rolleri ortaokul ve lise yıllarında çok daha belirginleşir.

Kız çocuklar yetenekleri ile kişisel imajları arasında çelişki olduğunda yardıma ihtiyaç duyarlar. Başarılı olabilirler fakat başarılarını önemsemezler ya da küçük görürler. Diğer yandan yetenekli olmalarına rağmen düşük başarı gösterebilir ve başarısızlık için yeteneksiz olmalarını gerekçe gösterebilirler.

Bazıları okula olan ilgisini minimize ederek ve popüler olarak bu duruma adapte olmaya çalışır. Tüm bu davranışlar onların yardıma ihtiyaçları olduğuna dair belirtilerdir.

Üstün zekalı kız çocuklarına şu şekilde yardımcı olabilirsiniz.

- Onları dinleyin. Yeteneklerini fark etmeleri ve kabul etmelerini sağlayın
- Yeteneklerine değer veren ve onu tehdit olarak algılamayan arkadaşlar bulmasına yardım edin
- Rol model bulmasını sağlayın. Yetenekli kadınların biyografilerini okuyun. Yakın çevresinde fark yaratmış yetenekli kadınları örnek gösterin
- Cinsiyet rollerinden kaçının. Eğer istiyorsa arabalar, bloklar gibi erkek oyuncaklarıyla oynamasına izin verin
- Hareketliliğini destekleyin. Aşırı korumacı olmayın
- Hata yapmasına izin verin. Zor zamanlarda yanında olun
- Reklamlarda, televizyonda, filmlerde veya edebiyatta rastladığınız cinsiyet rollerini tartışın
- Ev işlerinizi cinsiyet ayrımı yapmadan bölüşün. Hem erkekler hem de kızlar yemek de yapabilsin, çamaşır da yıkasın, araba da yıkasın.
- Babasıyla, büyükbabasıyla veya erkek arkadaşlarıyla vakit geçirmesi için destekleyin. Maskulen bir aktivite olsa da tümünün eğleneceği bir şeyler yapmasını teşvik edin.
- Yeteneklerini değerli bulduğunuzu bilmesini sağlayın. Bir konuya tutkuyla bağlanması ve onu devam ettirmesi konusunda teşvik edin.


* Bu konuda inceleyebileceğiniz kitaplar

http://www.amazon.com/Smart-Girls-21st-Century-Understanding/dp/1935067257/ref=sr_1_1?s=books&ie=UTF8&qid=1455886742&sr=1-1&keywords=gifted+girls

http://www.amazon.com/gp/product/091070726X?ref_=cm_lmf_img_8

* Kızınıza okutabileceğiniz bir kitap

http://www.kitapyurdu.com/kitap/matilda/95194.html&filter_name=matilda


* Bu yazı "The Survival Guide for Parents of Gifted Kids" kitabından alınmıştır. 




18 Şubat 2016 Perşembe

Üstün Zekalı Çocukları Başarısızlık Korkusu ile Barıştırmak



Hiç kimse başarısız olmak istemez, başarısızlığa uğramaktan hoşlanmaz.

Üstün zekalı çocuklar için başarısızlık çok daha büyük bir korkudur. Çünkü onlar okulun ilk senelerinde yeteneklerini kullanarak, hiç çalışmadan, kolayca başarılı olurlar. Dersler ilerleyip artık onlar için de çalışma zamanı geldiğinde, başarılı olmak için çalışmaları gerektiğinde, duvara toslarlar.

Kendilerine başarıyı getirecek çabayı sarf edemezler. Bir yandan da başarısız görünmemek için ya en baştan denemeyi reddeder ya da önemsemiyormuş gibi görünürler.

Üstün zekalı çocuklar başarısızlıktan o kadar çok korkuyorlar ki basit bir akıl oyunu oynarken arkadaşına yenildiğini fark ettiğinde bir bahaneyle (genellikle sıkıldım bahanesiyle) oyunu yarım bırakıp, bir daha o oyuna ellerini sürmüyorlar. Ya da felsefe dersinde, diğerlerinden daha iyi olmaz korkusuyla fikirlerini dile getirmekten kaçınıyorlar.

Bu noktada biz Üstün Zekalı Çocuklar Akademisi olarak yaptığımız aktivitelerde başarısızlıkla karşılaşabilecekleri ortamlar hazırlamayı çok önemsiyoruz. Bir oyunda iyi rakip bulmanın ne kadar önemli olduğunu, bunun bir fırsat olduğunu anlatıyoruz.

"Gelişme fırsatı"

İyi rakibin onun oyununu daha iyiye götüreceğini, onu geliştireceğini anlamasını sağlıyoruz.

Onları başarısızlıkla yüz yüze getirdiğimiz bir başka önemli konu da Fen eğitimi. Deney ve projelerimizi her çocuğun kendi düşünmesi ve uğraşması gereken bir yapıyla düzenliyoruz. Çoğunlukla bir yönerge olmadan bir problemi çözebilmek veya yönergeli bir deneyi el becerileriyle yapmak durumunda kalıyorlar.

Bazen bir problemin çözümünü 2-3 hafta hiçbiri bulamıyor. Vazgeçmemeyi öğreniyorlar. Başarısızlık karşısında yenilmemeyi, motivasyonunu kaybetmemeyi, tekrar başlayabilmeyi içlerine sindiriyorlar.

Bazen aralarından biri problemi çözüp projesinin bir sonraki adımına veya diğer projeye geçtiğinde, arkadan gelenler bunu olgunlukla karşılayıp kendi işlerini bitirmeye odaklanabiliyorlar. (Çoğunlukla üstün zekalı çocuklar küçük yaşlarda diğerlerinin kendisinden önce başarmasını kabullenemezler)

Bilim insanlarından bahsettiğimizde onların neleri başardığı değil başarmak için ne kadar uğraştıkları, kaç kez deneyip yanıldıklarını konuşuyoruz.

Yani onları sonuçlara değil sürece ve çabaya odaklıyoruz.

İlkokul yaşları aldıkları sınav notlarının, turnuvalarda aldıkları derecelerin değil, geliştirdikleri becerilerin önemli olduğu yaşlar. Bu yaşlarda becerilerini ve farkındalıklarını geliştirmek, ileride bir bilim insanı, bir öğretmen, bir yönetici olarak alacakları güzel sonuçların garantisidir.




4 Şubat 2016 Perşembe

Etkili çalışma nedir? Üstün zekalı öğrenciler ne kadar etkili çalışabiliyor?



                           
Üstün zekalı bir çocuğun çalışıp başarısız olması mümkün müdür?

Normal koşullarda herhangi birinin kendi seviyesinden daha düşük bir materyal ile çalışıp başarısız olması mümkün değildir.

Türkiye'de üstün zekalı çocukların kendi seviyelerinin çok altında çalışmalar yaptıklarını düşünürsek, "çocuğum üstün zekalı ama şu dersi çalışıyor, başarılı olamıyor" dendiği noktada durup tekrar düşünmekte fayda var.

Başarısızlık hangi durumlarda olabilir;

1-  Konu öğrencinin seviyesinin üstündedir (üstün zekalı çocuklar eğitim sisteminde çoğu zaman seviye altı konularla karşılaşır)
2- Öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi bir problem vardır
3- Etkili çalışmayı öğreneceği ortamlar yaratılmamıştır
4- Kendi farkındalığını sağlayacağı rehberlik verilmemiştir. (öğrenme profili, güçlü zayıf yönleri)

Koşulların normal olduğunu düşünerek konuyu ele alırsak 1 ve 2. maddeleri eleyebiliriz.

Ders çalışmaya başlamakta güçlük yaşıyorsa, çalışma esnasında konsantre olamıyor veya çalıştığı halde başarılı olamıyorsa o zaman çocuğunuzun etkili çalışma ve farkındalık konusunda yardıma ihtiyacı vardır.

Etkili çalışma için en önemlisi amaç ve hedeftir. 

Üstün zekalı çocukların genellikle bir dersten iyi not almak, en başarılı öğrenci olmak, okul birincisi olmak gibi hedefleri olmaz. Genellikle daha uzun vadeli amaçları vardır. Bilim insanı olmak veya önemli bir keşif yapmak gibi.

Böyle bir durumda amaçlarına ulaşmak için bir takım ölçülebilir hedefler koyması ve o hedefleri bir bir gerçekleştirerek amacına doğru yürümesi gerektiğini ona anlatmalısınız. Hedefler gerçekçi olmalı, ulaşılamayacak hedefler konması çocuğa "Çalışıyorum ama yapamıyorum" duygusunu yaşatır. Çalışma=başarı denklemini bozar.

Daha sonra plan program yapmak gelir.

Üstün zekalı çocuk okul yıllarının başında (ilkokul) somut ve basit müfredatlarla uzun yıllar boğuştuğundan plan program yapmaya hiç gerek duymamıştır ve aynı zamanda plan, program yapmayı öğrenememiştir.

Bebek adımlarıyla ilerleyerek ona plan ve programın nasıl yapılacağını ve işe yararlığını göstermelisiniz. Sadece ders konusunda değil hayatının her alanına plan programı dahil edebilmesi için destekleyebilirsiniz. (sevimli ajandalar, renkli kalemler veya teknolojiden hoşlanıyorsa elektronik ajandalar kullanılabilir)

Bundan sonra kendini, zayıf ve güçlü yönlerini ve öğrenme profilini tanımalı üstün zekalı çocuk. 

Nasıl daha etkili çalışabiliyorum, yalnız mı grupla mı, sessiz mi, müzikle mi, ışıklı yerde mi loş ortamda mı, oturarak mı yatarak mı, bağımsız mı, yönergeli mi, global mi, analitik mi, görerek mi, okuyarak mı...(çeşitli öğrenme stilleri modellerinden faydalanabilirsiniz)

Dersle ilgili ön yargıları var mı, dersi anlamlı bulmuyor mu? Dersten korkuyor mu, dersin öğretmeni ile ilgili rahatsızlığı var mı? 

Eğer varsa bu konular üzerinde konuşmalı, nedenleri irdelemeli, olası çözümler üzerinde beraberce kafa patlatmalısınız.

Dersi anlayamadığı noktada sebat ediyor mu yoksa hemen vazgeçiyor mu? 

İlkokul müfredatları üstün zekalı çocukların seviyesine göre çok basittir. Bu sebeple ilkokul sıralarında üstün zekalı çocuğun kafası nadiren karışır. İleriki yıllarda müfredatlar zorlaşmaya başladığında, kafaları karıştığında panik olabilirler. Daha önce hiç tecrübe etmedikleri bu durumu bir sorun olarak algılayabilirler. Oysa kafa karışıklığı yaşanan nokta gerçekten öğrenmeye başladığımız noktadır. Karışıklığı çözmek için düşünür, problem çözer, yeni şeyler öğrenir, analiz ederiz. Bağlantılar kurarız. Bundan korkmamaları, aksine bunun öğrenmenin başladığı nokta olduğunu ve çok kıymetli olduğunu onlara hissettirin.

Başaramama korkusu var mı?

Başaramama korkusu olan çocuklar hedefi ya çok yükseğe ya da çok düşüğe koyarlar. Burada kilometre taşları önemli. Eskiden, yol tabelaları yerine kullanılan kilometre taşları gibi çocuğunuzun da hayatında temel aldığı başarı noktaları oluşturmasına yardımcı olun.  "Şu işi yaparken çok çaba sarf etmiştim, sonucunda amacıma ulaşmıştım ya da başarı sağlamıştım." gibi.

Verimli ders çalışmak sadece belirli bir süreyi derse harcamak değildir. 

Yukarıda bahsettiğimiz tüm unsurların dikkatlice ele alınmasını gerektirir. "Saatlerce çalıştım ama olmuyor" cümlesini duyduğunuzda en başa dönüp tüm bileşenleri beraberce ele alın.

Üstün zekalı çocukların egoları çok kuvvetlidir ve yardım almaktan, yol gösterilmekten hoşlanmayabilirler. Bu da erken yaşlarda doğru geri bildirim sağlanamamış çocuklarda daha sık görülür. Nedeni ne olursa olsun çocuğunuza özverili ve sabırlı bir şekilde destek olarak yardım alma konusunda daha açık fikirli olmasını sağlayın.

Yukarıda bahsettiğimiz konuların hiçbiri bir kere söylemekle veya göstermekle alışkanlık haline gelmez. Hem öğretmen hem de anne baba olarak üstün zekalı çocuklara erken yaşlardan itibaren ve sürekli olarak rehber olmalıyız, destek vermeliyiz.

Çünkü onlar her ne kadar üstün zekalı olsalar da zannedildiği gibi her şeyi tek başlarına göğüsleyemezler.

"Nasıl olsa üstün zekalı, o yapar" anlayışı üstün zekalı çocuklara yapılmış en büyük kötülüktür. Sadece üstün zekalı oldukları için değil, hem üstün zekalı hem de etkili çalışan bireyler oldukları için farklı, yaratıcı, ve beklenmedik işler başarırlar. Ve sahip oldukları yüksek potansiyeli performansa dönüştürürler.

O küçük omuzlarına binen büyük yükü hafifletmek anne, baba ve öğretmenler olarak bizim görevimiz. İhtiyaçları sistem tarafından karşılanmayan çocuklar olarak rehberliğimize çok daha fazla muhtaçlar.

Sevgilerimle
Banu Erciyes










27 Ocak 2016 Çarşamba

Çok çektik uzmanlardan - (Bir de diğer taraftan bakmak)




Oğlumun üstün zekalı olduğunu fark ettiğimizden beri çok çektik uzmanlardan. Pedagogdan ayrı, öğretmenden okuldan ayrı, müdür yardımcısından psikologdan ayrı.

Oğlum iki yaşında okumaya başladığında hayatımızda ilk defa pedagog ile tanışmıştık. İstanbul'un en büyük hastanelerinden birinde küçücük bir odada sevimsiz, suratsız bir uzmanla yaptığımız görüşmenin sonunda, kendimizi hiçbir şey öğrenemeden kapının önünde bulduğumuzda eşimle birbirimize öylece bakabilmiştik sadece.

Kısa süre sonra gelen raporda bizimle dalga geçer gibi normal gelişiminde bir oğlunuz var demişti uzman. İki yaşında okuyan normal bir çocuk!

Sonrasında yardım almak için gittiğimiz bir başka uzmanda da benzer ilgisizlik ve bilgisizliği görünce pedagog ve psikologlardan umudu kesip ana okullarına yönlendik bu sefer. Bir tanesi hariç hiç bir anaokulu sahibi, müdürü, psikoloğu ile geçinemedik. O bir tane de oğlumun -iki sene- güzel dünyası oldu, musmutlu gittiği okulu oldu.

İlkokul ise çoğu üstün ebeveyninin de bildiği gibi tam bir kabustu. "Ben çok eğitim aldım üstünler hakkında" diyerek önerileri gözardı eden öğretmenler, standart testler uygulayıp, üstünlerin özelliklerini dikkate almadan yorumlar yapan rehber öğretmenler, bizi "problem veli" yerine koyan müdür yardımcıları ile boğuştuk ilkokul boyunca.

Sonunda bir karar verdim. "Onlar bilmiyorsa ben bilirim!" dedim. Başladım araştırmaya.
Sonuç: Türkçe yazılmış, üstünleri anlatan 3 kitap var.(sene 2011 idi, şu anda daha fazla kitap var ama yine de çok çok yetersiz)

Sonrası 4 senelik bir maraton oldu. Bugüne getirdi beni. Amerika'dan gelen onlarca kitap, yayın, makale, akademinin kuruluşu, tekrar üniversite sınavı, Üstün Zekalılar Öğretmenliği lisans eğitimi ve son olarak Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık lisans eğitimi beni aldı, anne baba tarafından uzman tarafına geçirdi.

Bir öğretmen olarak sınıf yönetmenin hele ki üstün zekalıların olduğu veya 40-50 kişilik sınıfları yönetmenin ne kadar zor olduğunu gördüm. (Araştırmalara göre 15 öğrenciden fazlası ile sınıf yönetimi yapılamıyor)

Türkiye'de ders plan programı, materyali konusunda çok eksikler olduğunu gördüm. Arka arkaya üç ders yaptıktan sonra öğretmenin konuşmaya bile mecali kalmadığını gördüm. Bep raporu çıkmış bir üstün zekalı çocuk için farklılaştırma ve zenginleştirme için ne materyal, ne ders planı hiçbir destek verilmediğini gördüm.

Hiperaktivite, dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü olan çocuklarla sınıf içinde nasıl ilgilenileceğine dair hiç bir eğitim veya desteğin olmadığını ve ne yazık ki bazı öğretmenlerin de bu tip eğitimlerin hakkını verecek yetenek veya potansiyelde olmadığını gördüm.

Öğretmenlerin çoğunun İngilizce bilmediği için bu açıkları kapatacak bilgiyi okuyarak edinemediğini, yurt dışındaki pek çok yayından faydalanamadıklarını gördüm.

Daha da acı bir biçimde gördüm ki, Türkiye'de üstün zekalı çocuklarla ilgili bilgisi, pratiği, yetkinliği olan psikolog, pedagog, uzman sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. (Bizim bu kişilerden birine denk gelmemiş olmamız çok garip değilmiş zamanında) Gerçekten bilenden bahsediyorum elbette. Aynı anne babasının tanıdığı gibi bu çocukları tanıyanlardan bahsediyorum. Yoksa bize gelip psikolog takibindeyiz, psikoloğumuzdan çok memnunuz diyen yüzlerce anne baba var, kimin elinde olduklarının farkında değiller.

Şunu bilin ki üstün çocukları gerçekten tanıyan uzmanlar da aynı anne babalar gibi çıkmazdalar.

Devlet kademesinde kimseyi ikna edememek, birtakım psikolog, psikiyatrların ezberlerini aşamamak, bilgisiz ama fikri çok uzman yığınlarının yanlışları ile savaşmak, anne baba egolarını aşıp çocuğa ulaşamamak aklıma gelenlerden birkaçı sadece.

Şimdi senelerdir üstün zekalı çocuk annesi olup yaşadıklarımın yanına bir de üstün zekalı uzmanı olarak yaşadıklarım eklendi. Her iki tarafta çok zor inanın. Hem anne babaların hem de bu çocuklara yardımcı olmaya çalışan uzmanların...

Zor ama imkansız değil. Başaracağız! Başarmak zorundayız. Onlar için...

Üstün zekalı çocuklarımız için...

Sevgiler
Banu


neler yapılmalı konusu bir sonraki yazıda






25 Ocak 2016 Pazartesi

Ödev yapma, kitabını oku




                     Dördüncü sınıfa geçmişti. Hala okula uyum sağlayamıyor, derste yerine oturmuyor, derste sürekli konuşuyor, sıkılıyor, ödev yapmıyor, defter ve kitaplarını ya evde ya okulda unutuyor, arkadaşlarıyla anlaşamıyor, kısacası bir okulun ve öğretmenin öğrenciden beklentilerini hiçbir şekilde karşılamıyordu.

                Akşama kadar okulda boğuluyor, eve geldiğinde yapması gereken ödevler o küçük omuzlarına çöküyordu. Akşam ne bizimle geçirecek rahat geniş zamanları, ne de kitap okuyup kendini besleyecek bir zamanı vardı. Boş zaman bulup tavana öylece bakıp hayal kurmak ne mümkün… Yedi yaşında minik yetişkinim sabah altıda evden çıkıp, akşam başını yatağına koyduğunda sistemin gerekleri ile kuşatılmış hayatının bir gününü daha bitirmiş oluyordu sadece.

                Yol ayrımındaydım. Ya ona ilaç verip, sisteme uyması için baskı altında tutacak ya da radikal bir şeyler deneyecektim. Ya teslim olacak ya da onu koruyacaktım. İlk adımlarında yaralanmalardan koruduğum gibi, ilk korkulu rüyasında ona sarıldığım gibi, ilk hayal kırıklığında yanında olduğum gibi…  

                Yine bana ayrık otu olmak düşmüştü. “Ülkede bir sınav gerçeği var” “Hayat bu kadar kolay değil” “Alışması lazım” “Uygun davranmayı öğrenmeli” “Sorumluluklar” “Hep mi kolaylaştıracaksın işlerini” Tüm söylenenlere tıkadım kulaklarımı. Her şeyi elimin tersiyle itip, oğlum için beyaz bir sayfa açmaya karar verdim. Onu sisteme uydurmayacaktım. Daha yeni yeni filizlenen dallarını kesmeyecektim. O filizlerden büyüyecek, dallanacak, yapraklanacak, nefes alacak, çiçek açıp meyve verecekti benim oğlum. Sistemi neresinden tutabilirsem esnetip, ona uygun hale getirecektim. Özelliklerine uygun ev ve okul ortamını neye mal olursa olsun sağlayacaktım.

                İlk işim Batuhan’ı mahalledeki devlet okuluna yazdırmak oldu. Özel okullar bizim için artık bitmişti. Kalıplara girmekten acı çeken çocuğumu kalıplarla iş yapan, veliler tarafından kolaylıkla manipüle edilebilen ve standartların vazgeçilmez olduğu ortamlara bir daha asla sokmayacaktım.

                 Öğretmenleri gözlemlerken, yanına gelen her tür veliyle gayet insancıl ve sıcak bir şekilde ilgilenen o melek insanla karşılaştık. Batuhan’ın okul hayatını radikal bir şekilde değiştiren, tatlı, güçlü, esnek düşünen, sorumluluk alan gerçek bir eğitimci… Bugün ben de bir öğretmen olarak biliyorum ki onlardan çok az var ülkemizde. Okyanusun ortasında çırpınırken rastlamıştık ona. Tutunduk. Nefes aldık. Karayı bulmak için bir umut, bir omuz oldu bize.

                “Dersleri dinlemese kitap okusa, ev ödevi yapmasa, defter tutmasa” dedim. “Akademik hiçbir beklentim yok sizden,” dedim. “Okula göndermek zorundayım, yasal zorunluluk,” dedim. Tüm özelliklerini anlattım. Tüm yaşadıklarını da anlattım. Üzüntülerini ve hayal kırıklıklarını da…

                Ama heyecanlarını, meraklarını, farklılıklarını, açacağı çiçekleri de…

                Düşündü…

                 “Tamam,” dedi “ben idare ederim.”

                O kadardı, netti. Anladı. Sorgulamadı. ‘Ama’ ları yoktu. ‘Gerek’leri yoktu. Olduğu gibi kabul etti oğlumu.

                İşte o gün yeni hayatımızın ilk günüydü. Yeniden doğmuş, bir bebeğin her yeni günü gibi bizi heyecanlandırır olmuştu. Küçük yetişkin tekrar çocuk olabilirdi artık.  Yapılması gereken ödevler, okul şikayetleri, rehber öğretmen eleştirileri bitmiş, her gün beş yüz sayfa okuyan, okudukça rahatlayan, gelişen, öğrenen eğlenen minik bir bebeğimiz olmuştu. 

                Okula çantasında ders kitaplarıyla değil romanlarıyla gitmeye başladı. Her gün en az üç kitap oluyordu yanında. Ve o gün o kitaplar okunup eve geliniyordu. Öğretmeni ders anlatırken o sessizce kitabını okuyor, ders akışını bozmuyor, sıkılmıyor, arkadaşlarını konuşturmuyordu.

                Teneffüslerde arkadaşlarıyla koşturmaya, oynamaya başladı. Benim çocukluğumda oynadığım oyunları, körebeyi, sek seki öğrendi. Öğleden sonra eve geldiğinde zaten kazanımlarına sahip olduğu, ona basit gelen ödevlerle vakit öldürmek yerine belgesel izliyor, anne babası ve kardeşiyle zaman geçiriyor, geziyor, hayal kuruyor, proje yapıyor, kitap okuyor, kısacası yeşeriyordu tekrar.

                Tam bir sene böyle gitti. Artık bilmediği konulara denk geldiğinde kitabını bırakıyor, derse katılıyor sonra tekrar okumasına dönüyordu. Dördüncü sınıfın sonunda kütüphanesinde bin tane kitabı vardı. Kendini daha rahat planlayabiliyor, dikkat ve konsantrasyonunu rahatlıkla sağlayabiliyordu. Empatisi oldukça artmış, arkadaşlarıyla ilişkisi gözle görülür bir şekilde iyileşmişti.

                Şimdi artık 6. sınıfta, bir ortaokul öğrencisi oldu küçük adamım. Ödevlerini kendi takip eden, sınavlarına yardımsız çalışan, arkadaşları ile çok iyi geçinen, öğretmenlerinin sevdiği bir öğrenci haline geldi. Bir bilim insanı gibi düşünebilen, planlayan ve planını uygulayıp ürüne dönüştürebilen, eskisinden daha da meraklı, kendi kendine araştırıp öğrenen, öz farkındalığı yüksek bir birey oldu. Ve hala tam bir kitap kurdu...  

                Onu özgür bırakan o muhteşem öğretmen sayesinde oğlum okyanusun ortasında yapayalnız, nefessizken yolunu buldu. Şimdi kendi hızında kendi yolunda yüzerek istediği yere ulaşmaya çalışıyor. Bize ise yorulduğunda ona el vermek, gideceği yere kadar ona rehber olmak düşüyor.

                Yolun açık olsun oğlum. 






9 Aralık 2012 Pazar

İki yaşında, ama ona uygun okul yok...


Bugün iki yaşında olup 3,5 yaş gelişimi gösteren bir kızları olan danışanlarımız vardı. Daha önce de telefon ile görüşmüştük ve ben iki yaşında bir çocuğa yardım edememenin sıkıntısını çok derinden yaşamıştım.

Müthiş bir dil gelişimi olan, şekilleri, açık koyu renkleri bilen, pıtır pıtır bir kız. Anaokulunda son derece sıkılıyor ve bu sebepten bir çok problem baş gösteriyor. Batuhan'ın iki yaşındaki halini anımsadım onu görünce. İki yaşında okumaya başlayan bir çocuk vardı elimde, gittiği kreşte sıkıldığından bol miktarda yaramazlık yapıyordu, biz de bu minik pıtırcığın anne babası gibi birçok kapı çalıyorduk yardım alabilmek için.

Ne yazık ki küçük yaşlarda hızlı bilişsel gelişim gösteren çocuklara yardım etmek çok zor. Ülkemizde ilköğretim ve lisede bile üstün zekalı çocukları, dehaları çatır çatır harcarken, onlar için anaokulu istemek biraz komik oluyor ama sonuçta ihtiyaçları bu. Ve karşılanmazsa çok acı çekebiliyorlar.

Düşünsenize çocuk pembe, gri, ara renkler, tonlar, her şeyi bilirken anaokulu öğretmeni en şirin tavrıyla sınıfa giriyor ve "Çocuklaaaaaaaaar bugün yeşil günü, yeşili öğreniyoruz" diyor.

Ya da beş yaşında "Ben hayvanları merak ediyorum ama onların içindeki en küçük parçaları, hücreleri görmek istiyorum" diyen bir çocuğa, "Haydi bakalım şimdi hayvanları öğreniyoruz" dendiğinde nasıl bir hayal kırıklığı yaşıyor bu çocuk.

Uzmanlar çocukların bu durumunu anlamakta aciz kalıyorlar. Rahatlıkla "Ne var canım bunlar oyun çocuğu, oyun oynar geçer" diyebiliyor. Ama geçmiyor ne yazık ki...

Batuhan'ı gönderdiğimiz anaokulunu önerebildim sadece. Evde yapılacaklar ne yazık ki yeterli olmuyor, bu çocukları mutlaka okulda doyurmak gerekiyor.